24 Ara 2019

Konuşuyorum Öyleyse


Gözlerime yaralı insanlardan tutun yaraya ilham ve yahut yaraya derman olan bir çok toprak düştü. Yaşımın ve daha tam anlamı ile alamadığım Yaş almak durumunun azlığından ötürü söyleyeceklerim bir kaç kelimeden ibaret olduğu sanılmasın. Bizler aklıyla dalga geçen tek yaratığız. Bu bir bilimsel bilgi değil tam aksine tam anlamıyla duygusal bir çıkarımdır. Duygulardan korkun! Çünkü onlar yarayı da dermanı da içinde barındırırlar. Dünyanın en güzel yanı topraktan meydana gelmiş olmasıdır. Gölgelerden kaçıp satırlara sığındığım günden beri kendimi tarif etmekte güçlük çekiyorum. Çünkü ilginç davranışlar peyda olmaya başladı, zihnimin en icra köşelerinde. 

Dünyaya düşman kesilmek ile dünyayı kesmek arasındaki o ince yaşamak hatasında gidip geliyorum. Gözlerimin didiklenilip dillendirilecek pek bir yanı yok. Bir kaç kelimeyi hırıltılı söyleyebiliyorum o kadar.  Ancak şunu söylemekte kendimi büyük bir güç olarak görüyorum. Dünya artık sadece nemli diyerek dert edebileceğimiz halinden çok uzaklara gitti. Dudaklarımızda ve çoğunlukla gözlerimizde nem kaldı. Neden insanlara karşı bu kadar ümitsiz söylemlerde bulunuyorsun? Diye bir soru sorarsanız şayet, bu soruyu şu şekilde açıklayayım. İlk başta aslı itibari ile söylediklerim birer saldırı ve ön yargı diye nitelendirilebilecek sözler olabilir. Ancak görüntü itibari ile bir saldırı özü itibari ile bir hatırlatmadır söylediklerim. 

Kötü davranış ve özelliklerin söylenmesi ile esasen doğrunun - ki tartışmaya açık başka bir başlık- ne olduğunu cümlelerimden bağlantısız olarak düşünülmesinin gerçekleşmesini istediğim için bu tarz bir konuşma gerçekleştiriyorum. Ölümü her yerde hatıra işleyebilmek için gözlerdeki perdeleri yıkamak gerekir. Kaldıramadığın perdenin temiz olması mantıklı bir hareket sayılabilir. Bazı şehirler vardır sokaklarında ölümü hatırlarsın ve bu seni mutlu eder. Bazı şehirler vardır sokaklarında ölümü hatırlarsın ve bu sizi hüzne ve korkuya boğar. Bazı şehirler vardır ve bu şehirlerde karşınıza ölümün tozu dahi çarpmaz ise bu şehirlerden kaçıp kurtulmak gerekir. Ancak bu çağda insan hayalini kurduğu şeylerin kokusuna yaklaşmak yerine sırtını döner. Aslında saatlerin asıl amacı bizi geceye yaklaştırmaktır. 

Geceye yaklaşmak ise karanlığın en güzel tonunu nefesinle ile bir köşeye sıkıştırıp onu apansız bir yalnızlığa hapsetmektir. Yıkık düşüncelerin olduğu bir hanede, hanenin sağlamlığı fazla bir şey ifade etmez. Ancak yıkık bir hanenin içindeki düşünceler derin anlamları ile birlikte bir hakikatin dönüm yahut bir doğuş noktası olabilir. Omuzlarında cep kazancı için ağırlık taşıyan insanlardan ziyade akıl ve yürek doygunluğu için acı taşıyan insanları daha samimi ve güzel görüyorum. Hayat acıyla güzel olduğu gibi acıyla da vardır. Dünyadan acının çekilmesi nefesin çekilmesi kadar ölüm getirir.

1. Bölüm Sonu

21 Ara 2019

Daktilo Adına Her Şey

KISA TARİH


Harflerin bir klavye aracılığı ve mürekkepli bir sistemin yardımıyla kağıda basılmasını sağlayan makineye daktilo denir. Daktilonun icadı 1829'da Teroitli William Austin Burt tarafından gerçekleştirildi. İlk başlarda daktiloya tipograf adı verildi ve bu makine elden daha yavaş yazıyordu. Bu süreç içerisinde yapılan birçok deneme pek başarılı olmamıştır. Aradan geçen 40 yılın sonucunda Sholes 1868'de ilk pratik daktiloyu buldu. 1878'de Remington yaptığı daktilo, bir dikiş makinesinin üzerine yerleştirilmişti. Şaryo, dikiş makinasının pedalına benzeyen bir düzenek ile döndürülüyordu. Makine sadece silik ve büyük harfler yazabiliyordu. Bunun yanında makinanın büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel olmuştu.

Bazı Amerikan firmalarının yanında(Remington, Royal Smith), İtalyan; Underwood-Olivetti, Alman markaları Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktilonun yapımında görünen çeşitli kusurları düzelterek bugünkü kullandığımız daktiloya benzeyen makinalar yapılmaya başlanmıştı. Sholes'in yaptığı makinayı inceleyen Edison, bu makinanın elektrikle de çalışabileceğini söyleyerek bu alanda çalışmalara başladı. Thomas Edison, 1872 yılında çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği, elektrikli daktiloların patentini almıştır. Elektrikli daktilolar çeşitli denemelerin ve üzerlerinde yapılan çalışmaların sonucunda 1930 yılında seri bir şekilde üretilmeye başlanmıştır.

DAKTİLO TÜRLERİ


1- MEKANİK DAKTİLO

Bu daktilo çeşidi elektriksiz ve mekanik olarak çalışmaktadır. Parmakla kuvvetli bir şekilde tuşa vurulduğu zaman, kaldıraç tertibatı ile tuşun bağlı olduğu harf yerinden kalkar ve şeride vurulur. Şeritte kağıdın üzerine basılan harfin izini çıkartır. Şaryo, otomatik olarak ilerlemektedir. Yazının kağıda düzgün çıkması tuşa vurulan kuvvet ile doğru orantılıdır.

2- ELEKTİRİKLİ DAKTİLO 

İşleyiş şekli mekanik daktilolar ile aynıdır. Tuşlara basıldığı zaman harflerin kağıda vurma işlemi elektrikli olarak gerçekleşir. 1961 yılında Sdnr, Selectric ismini verdiği modelinde harflerin çubukları yerine harflerin bulunduğu yazı topunu getirmiştir. Seçilen herhangi bir harfe göre bu yazı topu dönerek kağıt tarafına yazmak istenilen harfi getirebilmektedir. Bu yazı topunun değiştirilebilmesi sayesinde farklı türde harfleri kullanmak mümkün hale gelmiştir.
Daktilo'nun

- Kaset şeritli
- Silici
- Çubuklu Elektrikli Daktilo
- Küreli Elektrikli Daktilo
- Papatya Tipi Elektrikli Daktilo

gibi çeşitleri de mevcuttur.

3- ELEKTRONİK DAKTİLO

Çalışma şekli olarak mekanik ve elektrikli mekanik daktilolardan farklı olarak harfler, yazı topu topunun üzerinde değil papatya şeklinde disk üzerine yerleştirilmiştir. Elektronik daktilolar, mekanik ve mekanik elektrikli dakdilolara  nazaran sessiz ve çok daha fonksiyoneldir. Bu daktilo türü günümüzde kullanılan daktilo tipidir. Hafızalı modelleri mevcuttur. Elektronik daktilolar yazılan sayfayı hafızaya aktararak istenildiği zaman düzeltmeler yapılabilmesini sağlamaktadır. Klavyedeki bazı tuşlara ise birden fazla fonksiyon eklenmiştir. Ekranlı ve ekransız modelleri vardır. Ekranlı modelleri, ekransız modellerine nazaran çok kullanışlıdır. Çünkü metin önce ekranda görüntülenip, düzenlenebilmektedir. Elektronik daktilolarda (F klavye) Türkçe karakter bulunmaktadır. Q klavyeli cihazlarında ise Türkçe karakterler mevcut değildir. Elektronik daktiloların F klavyeli cihazlarında, on parmak yazma tekniği ile çok hızlı metinler yazılabilmektedir. Elektronik daktilolarda silme özelliği olduğundan dolayı metni kağıdı aktarmadan önce harf, kelime ve satır düzenlemeleri yapılabilmektedir.

GÜNÜMÜZDE


Günümüzde ise elektriğe ihtiyaç duymadığı için Latin Amerika, Hindistan ve Afrika'da mekanik daktilolar halen kullanılmaktadır. 2011 yılının Nisan ayında Hindistan'ın Mumbai şehrinde kurulan son daktilo üreticisi Godrej And Boyce'un kapandığı haberleri yalanlanmıştır. Dünyada halen daktilo üreten fabrikalar faaliyetlerini sürdürmektedir.




12 Ara 2019

Durgunluk


Bizler her şeyi bilenlerin yanında koşmak için ne yapılması gerektiği konusunda emin olamayan kimseleriz. Çoğumuz nutukların hışmına uğramış durumdayız! Konuşun! Bizler kulakları dinlemeye muhtaç gibi görünse de küçük kulaklarıyla teslimiyet doğuran şuurunda ve şurasında biraz dahi olsa vicdan taşıyanlarız. Ezilenlerin yanında duramamak doğuruyor, mahkum kaldığımız dinlemek muştusunu! Ölmedik ancak onun gibi bir şeydi göz kırpışımız! Şimdi hata yapmak dizesini kurarken hırıltı genzim beni "Anlamayanların, anlayamadıkları yerden kopuyorsun! Biliyorum." Diyerek telkin ediyor. 

Şimdi bir zulme karşı atılmış yumruğun nizami olup olmadığı tartışıyor. Biliyorsunuz, biz arınmak için telef olmayı tercih ediyoruz. Her gün uykulu, gücenmiş ve aksak bedenimiz anlamış gibi yapıyor, gençken yürünen yolun taş ile bir yakınlığı olduğunu. Konuşanların bilmediği ancak inancına ram olan etlilerin bildikleri bir gerçek vardır: put denilen metanın bir sistem haline gelip gözlerimize sokulduğunu. 
İşte yeni çıkardığım ve çözülmeye başlayan yumruğumun ilk soluğu: ...

11 Ara 2019

Kulun Falsosu, Falsoya Kulluk -3


-Aşağılık kompleksiniz mi var?
-Alzheimer rahatsızlığı ne zaman baş gösterdi?
-Afedersiniz, tam olarak utandığınız şeyi söyleyebilir misiniz? Ondan da utanıyorsunuz. HA, tamam.

İstediğim sorudan başlıyorum hocam. Zaten sorular da benim cevaplar da, kime ne? 

Bugün yazmak eyleminin başına biraz öfkeli oturdum. Sizinle paylaşacağım tüm cümleler, benim için birer terapi olacak belki de. 

Bir insanın ya da topyekûn insanlığın geçmişinden utanmasının tek gerekçesi, geçmişte utanç verici işler yapmış olmasındandır diye düşünürüz hepimiz. Hatta ve hatta çocuk ve kadına yönelik tacizlerin, insanların birbirlerine karşı uyguladıkları şiddetin faillerinin çocukluk devirlerinde kötü bir hayat yaşadıkları filan çıkar ortaya. Hasılı, bir katilin dahi yapıp ettiklerinde bir geçmiş zaman utancı arar buluruz.

Peki nereye varacak tüm bu okuduklarınız? Yukarıda yazmış olduğum üç sorunun cevabına varacak elbette. İlk soru bireyden topluma insanımızın belki de çoğunluğunun ortak derdi. O meşhur lafları hatırlayın; türk malı, bir türk ancak bunu yapar,  ne bekliyorsun ki zaten başka, bizim millet aptal aptal... Ve daha niceleri. Beni bu noktada şaşkınlığa düşüren kocaman bir çelişki var: Asırlar boyunca kurulmuş onca devleti yâd etmek şöyle dursun, yok sayıp yalnız ve sadece Türkiye Cumhuriyeti ile barışık duran ve her fırsatta bunu dile getiren memleket sevdalıları, öte yandan niçin bu küllerinden doğmuş devletin evlatları olduktan sonra böyle bir aşağılık kompleksine girdiler? Yoksa kendi milletini ve farkında olmaksızın kendi kendini aşağılayan insanlar yalnızca Osmanlı Devleti'nin masada kaybettiği antlaşmalardan ibaret bir tarih mi bellediler öğrenci sıralarında otururlarken?

Kafamdaki bu deli, zırdeli sorularla bütün gün sözcükler cımbızladım insan muhabbetlerinden, attım heybeme. Heybeme 'kompleksin yazgısı' adını veriyorum. İşte bir önceki paragraf bu heybenin artığı.

Peki ya unutkanlık ve ya ne idüğü belirsiz utanma durumları? Bu bir hastalık orası doğru. Doğru teşhis evet eminim, hastayız kendimize bulaştıra bulaştıra. Öksürdükçe kendi tarihimizin karalanmış sayfalarını kusuyoruz kan yerine. 

Ne oluyor yahu? Bu utanç, kendi milletimize attığımız bunca iftira niçin? Herkesin birbirini ve tanımadığı yüzlerce insanı aşağılayıp durduğu bir ülkede, eğitimli ve eğitimci olmaya ne gerek var öyleyse? 

Bizatihi gözlerimle ve kulaklarımla şahitlik ettiğim şeydir bu: öğrenciden öğretmene, dolmuş şoföründen market çalışanına... Herkesin dilinde aynı kelimeler. Kendinden ve devletinden beklentisi kalmamış, yapıp ettiği onca güzel işi, atalarının ortaya koyduğu onca destanı unutmuş, aptallaşmakla, çok uyumakla, sersemlikle övünen onca genç. Gayesiz ve utanç dolu.

Önce bize bunu bir söyleyin. Neden, niçin ve neye yarayacak şekilde utanıyorsunuz? Neye dayanarak kendi milletinizi, devlet başkanına varıncaya kadar aşağılıyorsunuz? Kimi ve neyi örnek almamızı yeğlerdiniz? Ve siz, tüm bu aptalca yaşantının içerisinde kim olarak ve dahi neye yarayarak yaşıyorsunuz bu hayatı? 

Siz peki, sizin bu dünyaya bir faydanız var mı?

5 Ara 2019

Günler; Gözlerimi Bir Mendile Silip Bir Köşeye Bıraktığım



Fabrika diplerinde büyüyen bir gençliğin bu dünyadan alacağı tek şey hayalet bir izmarit rüyasıdır. Şehirlerin ve insanların hizaya gelmediği anları hepimiz dipdiri bir şekilde hissediyoruz. Sapkınlığın özgürlük olduğunu düşünmeye başladığımız an asıl depremi yaşamış oldu bilinçler. Tuhaf tohumlar bırakıyorum buralara. Toplayın, tarlalar benim için ıslık çalıyor, duyuyorum. Biraz köylü kokusu, teri ve usturasını görmek istiyor gözlerim. Biraz avluya çıkıp, nefes alıp, bir kıpırtı bırakmak istiyorum dünyaya. Kıpır! Kıpır! Kıpır! Başımı döndürüyor bazen kanımı bir tahta kaşık ile karıştıran şehir. Şehre karşı bütün çirkefliğim ile köylülüğümü sunuyorum. Yavrum! Kötürüm olmuşsun duydum. Bir kalfa var, kibrini yakarak herkesin önünde bacaklarını kıran. Çığırından çıkan bilincimin kuşlarını bir şiir ile döküyorum kara kıtaya;


SİYAH KITANIN DİK BAYIRLI YOLLARI


Saat 01:27 tütsü kokuyor nefesin!
Sokaklarda çıplak ve körpe çocuklar,
Yavrum; perdelerin açıldı,
trajedi bir taverna gibi yüzünde.
Göğsümde direnen bir kıta
- Siyah kıta, kederli!

Saat 02:30 çok sesli bir gece

Dişli ve dargın baykuşlar çırpınır gözlerimde.
Ah ölü erkeklerin o kupkuru örtüsü
Yavrum, perdeleri açıldı,
işte bir sırtlan gibi acımasız gece.
Göğsümde irkilen bir kıta
- Siyah kıta, huzursuz!

Saat 02:34 sığının, yorgun düşüyorum!

Kapılara terleyerek yaslanıyorum.
Ve yaşlı ılgıtlığım , sancılı bir ben ki diyor
Ben ki ölülerin göbek bağında tıkılı bir acı!
Perdeler kapandı, işte ölüler yürüyorlar!
Göğsümde yayılan bir kıta
- Siyah kıta, kimsesiz


Talebe-i Muallim Yazılar


10 SENE SONRA NEREDE OLACAĞINI UNUT! 


Öğrencilerimden öğrendiğim ve şimdilerde bir kitapta da halihazırda okuduğum bir konu ile karşınızdayım. Bu yazı silsilesinin ilk konusu şu ki; HAYATLARIMIZ KISALIR MI? Bu soru kader ve kaza konusu kapsamında cevaplayacağımız bir soru olmayacak. Sorunun cevabını merak edenlerimiz,  kader inancı noktasında zayıflık çekenler değil; zamanını verimli kullanma sorunu yaşayan ve şu kısacık hayata hiçbir şey sığdıramadan yaşanmış bir ömre üzülecek olanlarımızdır.

Evet, onlar gerçekten de hayatlarına hiçbir şey sığdıramadan ölecekler. Bunun iki temel sebebi var. Birincisi çok fazla arzu ve isteğe sahip oluş, ikincisi ise zamanı tamamiyle gereksiz ve anlamsız fiillerle doldurmak. Aslına bakarsanız, yalnızca verimli bir ömür geçirerek; yaşlılık dönemimizde geriye dönüp baktığımızda huzur içinde gülümseyebiliriz. Aksi takdir de büyük bir yığının da dile getirdiği gibi göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidecek hayatımız ellerimizin arasından.

Klasik bir soru vardır. Her öğretmen öğrencilerine bunu sorar ve bir marifet sayar yaptığını; 10 sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz? Çocuklar başlarlar bir şeyler karalamaya. Bir çoğu da benim de çocukken yaptığım gibi kendini bir işte çalışan, evli vs. şeklinde tarif eder. Bazıları ise bilmiyorum minvalinde bir kaç cümle karalar ve geçer. İkinci gruba dikkatle bakalım. Kendilerini toplum baskısının hayallerinden sıyırmış olmalarına ve anı yaşamaya odaklanışlarına karşın kimimiz bu çocukları, gailesiz ve hedefsiz boş tenekeler zannederiz. Aradan 10 sene geçtikten sonra her iki gruba aynı soruyu sorsak ve desek ki 'Geçen 10 sene boyunca neler yaptın? Yaşamın nasıldı?' Belki de daha çok hedefle, daha çok arzuyla dolu olanlar hızlı yaşamış, anı yaşamaya çabalayanlarsa tadını çıkartmıştır tüm olup bitenlerin.

Bu bir hedefsizliğe özendiriş yazısı değildir. Bu ideal bir zaman yönetiminin tavsiyesinden başka bir şey değildir. Çünkü bizler hayatın kısa olmasının değil, hayatımızı kısaltıyor oluşumuzun kurbanları olabiliriz. Ya da en güzelinden bir hayatı geride bırakıp, huzurla ölebiliriz. Tercih bizim.

4 Ara 2019

Mazeret ve Kendi Kendini Paslandırmak

    

    İnsan olmayı ve bunun getirilerini düşündüm. Gidenin ve kalanın ne olduğunu bilmediğim, bu yağmaladığım, bu kansız bıraktığım ve bu aldattığım kalbimde. Ben günlerin arka yüzünde yaşadığım tasalı anları bir sızı gibi hissediyorum. Kopan benim!
Koparan benim!
Yağan ve yağmalayan benim!
      Kuru bir yaprak olabilmek için kendi suyumu emdiğim zamanlardan kaçmak istiyorum artık. Bir kefenim olacaksa şayet ıslak olsun istiyorum. Yağan bir damla yağmur içinde değil arzularımın peşinde terleyen bir alın olarak, yükü zehir ile birlikte yoğrulan ancak bir gram zehir akıtmayan bir alacaklı olarak sarılmak istiyorum o sırılsıklam kefenime. Biraz gümüş tozu bırakmak istiyorum acımı işleyen değirmen taşlarına. İstiyorum. Düşüyorum. Baylar! Kardeşlerim! Ben diyorum. Susmak için ayağa kalktığım ya da eski bir şiirimden hatrıma düşen şu satır ile hatırlıyorum kendimi:
''Ben oturmak için ayağa kalkanım'' 
    Şimdi düşünüyorum da oturmak için ayağa kalkan olmak yerine yürüdüğü yolda ayağına bir kalkan olan bir yaratık olabilseydim. Keşke insan olmanın o marifetli yanlarını hatırlayıp kendimi her gün bir köşeye çekerek düzen verebilseydim. 

Geç kalmışlık satırları, dökülüyor!
 -diyorum kendime. Ben bir geç kalmış olarak kendini tasalı değilde; kapısı olmayan evinde, taşınırken ağaçlara takılan minderlerinde, alkolden nefret etmesine rağmen alkol kutularından yaptığı dört demir kapak tekerlekli arabalarımda ve patlayan mahalle topunun nedeni olmaktan ötürü dolaba saklanan birisi olarak tasvir etsem.  Sorular birikiyor aklıma. Neden? Diyorum. Neden? Siyah kumların vazgeçilmez esmer bir yüzü oluyorum gözlerimi kapattığımda. Bütün ömrümü edebiyata köle edebilecek kadar düşkünken satırlara, Neden? Merhametsiz ve beceriksiz dizeleri sıralıyorum, bu gün.
Bir diş ağrısının sancısıyla yazıyorum gönlümün savaşmak için safları sıklaştırdığı şu anda.  
      Başım dönüyor. Dünyanın zannından ve ağrısından. Kendimden kaçıp yolun sonunda tökezlememe neden olan çelmeyi yine kendim takıyorum. Midem bulanıyor ve biliyorum kendimden tiksindiğimi. Tükürüyorum yüzümün eskidiğini kiloma bakarak anladığım anlarda. Ben bu çöküntü anını ellerime bırakıyorum.


2019 öldüğümü hatırlatırım.
Hatırlanmak için gözlerimi kullanırım her gece!
Yağmura düşkünlüğümü göz yaşlarım ile hatırlarım.
Dünyanın demirden yüzüne karşı olabilmek için
Karşıma bir karış toprak saçarım!
Acı derim, başkalarının yüzlerine bakmadan.
Eğer anlaşılıyorsa,
Büzülmeye başlayan gözlerim,
Size üç kelime bırakıyorum:
İnanç, İstikrar ve Sabır! 

Şiir önerisi: İsmet Özel: Münacaat
Fon Müzik Önerisi: İsmet Özel, Münacaat Şiiri Fon Müziği
Klip: İsmet Özel, Münaacat Şiirinde Kullanılan Haluk Bilginer'in Ağzından Kan Geldiği Sahne
Söz olarak ise: Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır!

3 Ara 2019

Aristoteles Kimdir ?

Aristoteles Kimdir


Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da M.Ö. 384-322 yılları arasında doğmuştur. Bu dönemde Stageria'da İyon kültürü hakimdir. Bu nedenle Aristoteles'e İyonya filozofu demek yanlış olmaz. Annesinin sadece ismi bilinmektedir. Babasının adının Nicomaihos olduğu, mesleğinin hekim olduğu ve Makedonya Kralı Amyntus'un, Arisyo'nun babası  Nicomaihos'u hekimliğe getirdiğinde Makedonya'nın başkentine taşındığı bilinmektedir.

Aristoteles eğitimini burada görmüştür. Savaşa dair deneyimlerini burada edinmiştir. Aristoteles; İyon ve Makedonya etkileri ile birlilte ilk gençlik yıllarından itibaren daha çok ilgisini tıp çekmiş ve tıp bilimi üzerinde yoğunlaşmıştır. 17 yaşında eğitimini tamamlaması için Atina'ya gönderilmiştir.  Hayatının 20 yılını Atina'da geçirmiştir (M.Ö. 367-347). Atina'ya geldiği zaman ilk olarak Platon'un öğrencisi olarak Akedmi'ye girmiş ve Platon'un sürekli çekiştiği ancak zekasına ve enerjisine hayran kaldığı bir öğrencisi olmuştur. Platon'un hayranlığı öğrencisi olan Aristoteles'e ''Nous'' adını vererek net bir şekilde gözler önüne çıkmıştır. Aristoteles, Platon'un ölümüne kadar yanında kalmıştır. 

Aristoteles, Atina'da Platon'dan başka hocaları da izlemiş ve Agora'da politik dersleri almıştır. Bir sarraf olarak iş yaşamına başlmaış ve ardından mesleğinin getirileri ile birlikte, kısa sürede çok geniş toprakları kendisine mülk edinmiştir. Ardından Aterneus'un yöneticiliğine gelmiştir. Aristoteles, Akademi ve Platon'un hayranı olmasından dolayı Platon'un önderliğinde daha iyi bit yönetim oluşturmak istiyordu.  Bu düşünceler doğrultusunda Akademi'nin bir uzantısı olarak Assos'ta Akademi'nin yeni bir kolu olan bir okul kurmuştur.  Platon'un ölümünden sonra ise , Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias'ın yeğeni Pythias ile evlendi.

Assos'ta bulunduğu süre boyunca Aristoteles, Teofrastos'un memleketine (Mytilen) gitmiştir. Bu yolculuklar gözlem yapmasını ve kendisini geliştirmesi yolunda önemli yararlara neden olmuştur. Bu yıllarda II. Philip, oğlu İskender için bir öğretmen aramaktaydı. Assos'taki Aristoteles dikkatini çekmişti. Bu olay sonucunda görev Aristoteles'e önerilmiş ve Aristoteles bu öneriyi kabul etmiştir. Aristoteles'in öğretmenliği (343-340) Yılları arasında sürdü. Babasının ölümü üzerine İskender, Aristoteles'i danişman olarak atadı. Belirli süre sonra büyük idealini gerçekleştirmek üzere (Yani yeni bir okul kurmak üzere) Atina'ya döndü. 

İskender'in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles'i çok sıkıntılı  bir durumda bırakmıştı; çünkü İskender lise kurulması için yardımlarda bulunmuştu. Ardından Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü ise Atina'daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlanmış . Aristoteles, Chalcis'e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.

Aristoteles'in resmi bu yıllara kalmamıştır. Diogenes'in aktardığına göre, ince bacaklı ve küçük gözlü bir insandır. Viyada'daki Sanat Tarihi Müzesinde olan ve Aristoteles'e ait olduğu düşünülen mermer başın, gerçek olup olmadığını kanıtlayacak bir ipucu yoktur. 

Eserleri

Poetika
Metafizik
Ruh Üzerine
Manga Morilia
Atinalıların Devleti
Hayvanların Tarihi
Kategoriler
.
.
.
Daha fazla eser ve bilgi için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.
Kitap Satın Alma ve Bilgi Linki: Aristoteles Kitapları

Bu bilgiler ışığında ülkemizde merak konusu olan Aristoteles'in M.Ö. 350'de kaleme aldığı ''Hayvanların Tarihi'' Adlı eserde ''Aptal'' dediği hangisidir? Sorusunun cevabını verelim.
Cevap: Ahtapot'tur
Ek Bilgi: Ahtapotlar hakkında araştırma ve kitaba ait alıntılar araştırılıp siz değerli okurlarımızın önüne sunulacaktır.

Güzel okumalar...

2 Ara 2019

Dertler Barınağı



    Yoksuluz bugün. Bir çaresini bulamadığımız ve yalnızca dua edip beklememiz gereken hususlardan mahrum, her şeyin bir şekilde maddi çıkış yolları bulduğu bir hayatın içinde kayboluyoruz. Kaybediyoruz dertlerimizi. Eğlenmek için, ağlamak için, doymak için, korkmak için cüzdanımıza başvuruyoruz. Cüzdanlarımız başkalarının eğlencesine, doymuşluğuna ve mutluluğuna bir kapı aralamakla ilgilenmiyor. Cüzdanımız bir egoist arkadaşlar. Tek tek bütün uzuvlarımızla faydayı büyütüyoruz içimizde. Benim ne işime yaracak? Başkalarına verdiğimiz akıllar da aynı sorudan müteşekkil: Ne işine yaracak? İş dediğimiz şey salih amelden evrilip “Güzel İş” hâline geldi. Güzel iş tabiri cüzdanlarımızın hoşuna giden iş demek oluyor. Hayat güzel gidiyor şimdilik. İş ve güç yerindeyse, hayat harika. Koskoca ömre iki kelimeyle bir anlam kazandırıyor ve nasılsın sorusuna işimiz gücümüz yerinde cevabını veriyoruz. İş ve güç. Yetiyor ve artıyor. İşsiz ve güçsüzlerse hayatın anlamını ya bu ikisine sahip olunca bulacakları zannıyla yaşıyor, yahut da gerçek anlamı bulup öyle ölüyor.

    Dertsiz başa dert açmak için geldim. Başsız dertleri türedi ülkemin. Bütün bu başıboş ve çaresiz dertlere sahip çıkacak bir yiğit arıyorum. Dertler ki, ömrü billah çözülmeyecek ve her adımda biraz daha düğümlenecek. Ve gariptir ki bu düğümün sahibi bundan hoşnut bir şekilde göç edecek dünyadan. Var mı talip? Bu dünyada bu başsız dertlere kimler geldiyse galip, yollarını ayırsınlar yazdıklarımdan. Sokak dertlerini sahiplenecek yürekler istiyorum. Dert istiyorum. Dertler istensin ve mutluluk arzu edilenler arasında revaçta tutulan olmasın istiyorum.

Mevlid


Sesini duysam şimdi, sanki kime ait olduğunu hissedemeyecek kadar sağır etmişim kendimi. Senin kim olduğunu, kendimin kim olduğunu anlatmaktan çok daha berilerde tuttuğum zamanlara kör etmişim gözlerimi. Evet, besbelli seni; küçükken gittiğimiz cami altı Kur’an kursunda bırakmışım gibi. Seni sevmeyi dünyayı sevmekten ötelere ertelemişim gibi. Seni taklit etmenin doğruluğu ve yanlışlığı toplantılarımızın gündemine oturup dururken her sezon, ben ‘sence ibadetleri’ yoğunlukla terk etmişim gibi. Terk edilmişim gibi.
Fıtratımdan kendimi koparıp kanaya kanaya atmışım gibi. Kendimi dünyaya satmışım gibi. Adından başka her kelimeyi cümlelerime katmışım gibi.
Sesini duysam şimdi, sanki bir atar damarım kesilmiş olduğu halde yeniden hayata tutunmuş kadar sevmişim seni. Hangi atardamar senin dünyaya sunduğun o eşsiz nefes kadar elzem olabilir ki zaten?
O ilk çocukluk zamanlarım, tarihi bir kahraman olarak seni; beni ve dedelerimi kurtaran bir savaşçı sandığım zamanlar… Yanlış ve sanmaklı bilgilerle dolu oluşuna karşın, ziyadesiyle küçük kalbimin dışına taşıra taşıra sevmiştim seni.
Seni sevmeyi imanın bir şartı olarak benimsediğim, sözlerini ezberlemeyi Besmele ile işe başlamak kadar ruhuma nakş ettiğim zamanlar… Gerçekten ne kadar çok sevmiştim seni. Gerçekten ne kadar çok sevmişim seni.
Ne oldu bana? Ben kendimi sana vermiş ve sonra kendimi ve bu sebeple de seni nerede ve nasıl kaybetmişim?

Kulun Falsosu, Falsoya Kulluk -2



Bugün kulluktan bahsetmek, kılıktan kıyafetten bahsetmekten çok daha yakışıksız duruyor hayatımızda. Falsolu kulların kendilerini Allah’ın kulluğuna layık göremediği bir mutevazilikle; aman sakın ha kulluktan bahsedip incitmeyelim dini diyaneti, dediğimiz yok tabi. Bizim kulluktan bahsetmeme sebebimiz, kulluğun ne olduğunu unutmaya başlamamızdan kaynaklanıyor ve bu kaynak maalesef fışkırmıyor gözünden. Kurudukça kuruyor. Ruhlarımız kulluk testisinden içmediğinden kelli, çatlıyor dudak dudak. Testinin çamurdan var edildiğini unutalı çok olmuş gibi.. Toprak testiyle değil de plastik sürahiyle boy ölçüşür olmuşuz.
Falsoya kulluk ediyoruz farkında olmaksızın. Dönüşler, çarklar ve insana uymayan -insanlığa sığmayan- davranışlar gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Bizler tüm bu falsoları sahiplerinin hoşuna gidecek şekilde karşılıyoruz. Paylaşıyor ve hatta çoğu zaman yanlış kaleye sallıyoruz.
Böylesine soyut anlatıma ne hacet? Böyle düşündüğünü duyar gibiyim. Belki de benim de kulluk ettiğim falsolar, sessiz kaldığım çarklar bulunuyor. Belki ben de korkuyorum kendimin özgün oluşundan.
Yine de yazmaya devam edeceğim. Çünkü falsolar artık 3. bir şahıs değil, kendimiz tarafından bize sallanmaya başlandı. Ve insan kendi saldırısına karşı bir refleks geliştiremeyecek kadar zayıfladı bugün. Zayıflatıldı diyerek işin içinden çıkan falsolu kullar var. İşin içinden çıkmak bir çözüm değil. Çözüm bu işi içimizden çıkarmakta.
Çark etmeyi, ortamın havasıyla demlenmeyi, ruhumuzun mefhumlarını deli saçması addetmekle övünmeyi, başkalarını günah keçisi kılarak avunmayı ve başkasını suçlayıp kendimizi savunmayı bırakacağız bir kenara. Yalnızca ve bir tek kendimize dürüst olacağız. Böylesi kimseyi kandıramamayı sağlamaya yetiyor zaten.
Dürüst kalamadık madem, yine bir falsoyla kendi kendimize döndüreceğiz kendimizi. Ve ona dürüst ol, diyeceğiz. Sadece dürüst ol.

Kulun Falsosu, Falsoya Kulluk


Kendinden emin ve falsosuz yaptığı tek iş; dünyaya geliş anı gibi görünüyor falsolu kulun. Bundan hariç ne kadar yüklemi inşa ettiyse hayatına; hepsi üzerinde gezdiği gezegene özenircesine dönüp duruyor. Basbaya satıyor onu, sokak ağzıyla her eylemi.
     Bir eylem, sahibi olan insanı nasıl yalancı çıkarır ve satar? Eylemleri yerine getiren adam, bunu bir türlü kavrayamayacak. Çünkü kendine karşı dürüst olmayışı insanlara gösterdiği davranışları da sahteleştiriyor. Zaten insan yalnızca kendine dürüst olmakla, kendini alemin gözünde iyi bir insan konumuna kolaylıkla yükseltir. Fakat bu falsolu kul, yani yukarıda bahsi geçen kul, insanların gözlerindeki yüksekliğinden korkuyor. Basbaya değer görme ve insanlar tarafından sayılma korkusu var. Çünkü bir kez ayaklardan başa çıkar da, birilerinin gözünde değerlenirse; altın gibi sadece kâr amacıyla yanına sokululan biri olacağım zannına kapılıyor. Bir yerde haklı, falsolu malsolu ama; haklı. Hacca gidip gelen birinin, bir an evvel ölsem hazır durulmuşken diye düşünmesi gibi sanırım.
     Falsolu kullar, iyidir. Bazı ufak çarkları, yanlış kavşaklardan dönüşleri olsa da; Allah’tan korkarlar. İnsanlardan da korkarlar gerçi zaman zaman. Ama bu korkuları çark ettirirken, Allah’tan korkuşları bir şeyleri fark ettirir.
     Falsolu kullar, at gözlüklü ve dümdüz kullara nispetle daha ziyade dost olarak seçilebilirler. En azında farklı yollar görürsünüz birlikte seyahat ederken onlarla. At gözlüklüler sizi yontar. Falsolular çok yanıltır. Çok bildiklerinden…

Talebe-i Muallim Yazılar Giriş


Bu seriye ne gâye ile ve neden başlamaya karar verdiğimden bahsedeyim ilkin. Dürüstçe söylemek gerekir ki, 3 senelik bir öğretmenim. Ve yaşımdan değil, toyluğumu doygunluğa ulaştıracak çalışmalara ihtiyaç duyduğumu yeni yeni anlayışımdan ötürü acemi bir muallim addediyorum kendimi.


Hayatta bazı şeyler yaşla ilgilidir veya değildir demeyeceğim. Hayattaki her şey farkındalığın yaşıyla alakalıdır. 5 yaşında farkettiğin yalanın kötü olduğu bilgisi seni ömür boyu dürüst bir insan olarak götürür. Fakat bir başkası bunu 50 yaşında da olsa kavrayamaz. Büyümek fiziksel özelliklerin ötesinde bir mefhumdur.
İşte ben de sınıfın içinde ve sınıftakilerin karşısında büyümemin serüvenini yazmak istedim. Ve şimdi, giriş yazımla karşınızdayım.

Bir Eğitim Türü Olarak; Zulüm






Üst sınıftakilerin alt sınıflara zulmetme hürriyeti olduğuna inanmıyoruz. İnanılan bir çok değeri yitirmiş olduğumuzu söylemek istemiyorum. Herkes adına konuşmak olur bu. Mesela çocuklar adına konuşup böyle bir genelleme yapmak, yalan söylemekle eşdeğerdir.
   Hangi meslek grubunun içine dahil olursak olalım, farklı yorumlanış biçimlerine tanıklık ediyoruz bu zulmün. Üstte ve altta olmanın diplomayla dahi ölçülürlüğü kalmadı bugün. Neresinden tutsak elimizde kalmıyor. Öyle ki ele dahi gelmiyor toplumsal sınıflanma kriterleri. 
   Biliyorum. İç karartıcı bir giriş yaptım yazıma. Gerçi içinde aydınlık bir kalp barındıranlar kimlerdi? Konumuza dönelim. Bugün zulmün kendi gözlerimin önünde gerçekleşen bir halinden bahsedeceğim:
   Bir öğretmen olarak çocukların döğüşmeleri (dövüş kelimesi bana hep itici gelmiştir) en az zarar veren hâlidir şiddetin. Mesleğin ilk aylarında çocukların birbirlerine vurmalarını büyük bir ahlak eksikliği sayar ve çok barbarca bulurdum. Hayatımda arkadaşlarımdan hiç birine vurmamış biri olduğumdan olacak, kendi çocukluğumla karşılaştırıp fazla yoz görürdüm öğrencilerimi.
   Fakat benim gibi öğrenciler olduğunu da gördüm. Kimsenin ilişmediği ve kimseye ilişmeyen. Ama çoğunlukla en büyük şiddete maruz kalan grup. 
   Şimdi bazıları mübalağalı bulacak beni, fakat benim nezdimde birer zulümcüktür tüm bunlar. Hadi zulümcük diyeyim  de hafif bulsunlar bu davranışları. Nedir onlar?
-Öğrenciye öğretmen tarafından bir şeyler satın aldırılması (kantin vb.)
Bu maddede genelde zeki, söz dinleyen ve kimseye ilişmeyen tipler seçilir ki görev hakkıyla yerine getirilsin.
-Öğrencilerin sınav olduğu anlarda karşılarında çay içip rahat rahat oturmak. Oldum olası sınavlarda öğrenci başında beklemeyi saçma bulmuşumdur. Çocuklarımıza veremediğimiz sorumluluk isimli yoksunluk nedeniyle başlarında bekçi gibi durduğumuz doğrudur. Durmazsak sesler artar veya kopya çekerler çünkü. Oysa ne kadar harika olurdu çayımızı başlarında değil öğretmenler odasında içmek.
   Ahh eğitim sistemimiz gerçekten tam bir fiyasko. 
   İşte size yazımın başında yakındığım zulüm ilişkisi. Çocuk 3 saat yerinde oturur ve ondan bu sürede sadece soru çözmesi beklenir. Ve şu anda da bu kelimeleri bir deneme sınavı sırasında 8-B sınıfından yazmaktayım.
Sevgili günlük. Bekliyoruz bakalım..

İnsan Ne İle Yaşar / L. Tolstoy




İnsanda var olan bir yaratıcının var olduğu inancı onu hayata bağlayan şeydir. İnsanın yapıp ettikleri bir anlama sahipse o zaman yaşadığı hayat yaşanılabilir, kişiliği ise saygıduyulabilir bir seviyeye yükselmiş demektir.
Yukarıdaki cümleler bana ait değil diyebilirim galiba. Çünkü Tolstoy’un kaleminden ilk kitabımı okumuş bulunuyorum. Ve bana bu cümleleri kendisi yazdırdı desem yeri.
Bu kitabında halkın fakirlik ve yoklukla mücadelesini, çalışkanlığını anlatmakla beraber aslında hırs denen duygunun insana nasıl zarar verdiğini, merhametin ve yardımsever tavrın neler kazandırdığını görüyoruz. Açık, net ve sade bir üslupla söylemek istediğini ifade etmiş yazar. Yer yer felsefi söylemler olduğunu düşündüğüm cümleler yer alsa da kısaca bu kitap icin; Tanrıya iman, ahlaklı bir hayat ve çalışma arzusu insana neler kazandırmaz ki? diyebilirim.
Okuyacak olan dostlara şimdiden güzel vakitler geçirmelerini dilerim.

Franz Kafka / Dönüşüm


Ne ilginç biri doğrusu Kafka. Evet, kitabın son sayfasını okuduktan sonra tam olarak bu cümleyi kurup kitabı kapattım. Sayfa sayısının az olmasının yanında, insanların fazlasıyla ismini andığı bir kitabın böylesine ilginç oluşu beni şaşırtmadı doğrusu. Bir dostum bu kitabın ilk sürrealist roman olduğunu söyledi bugün.
İlk kez Kafka okuduğumu söylemeliyim. Belki de bu yüzden kitap bir yana yazarın da dünyasını derinlemesine düşündüm ve bazı sonuçlara vardım. Bu sonuçları maddeler halinde yazacağım. Sonuçların bir kısmı soru şeklinde olacak, çünkü her kitap bir başka soru sorma serüveniyle yeni bir kitaba daha itiyor bizi.
Başlayalım öyleyse;
  • İnsan neden sosyal ve somut bir olguyu böylesine felsefi bir üslupla, ama bir o kadar da reel bir şekilde dile getirmeyi tercih eder? Cevabını da kendim verdim nacizane: Çünkü sanat tam olarak böyle bir şeydir.
  • İnsan kendinden olmayanı dışlamakta, yok saymakta ve garipsemekte ne kadar da usta. Ne kadar empati yoksunu. Umarım bunları okuyanların daha duyarlı dostlukları vardır.
  • Bazen kocaman bir böcek olmayı da yeğledikleri olur, sürekli alın teri gözyaşına karışanların.
  • Biz dediğimiz kelimenin dışında bıraktıklarımız, merhametsizliğimiz midir?
  • Kimilerimiz içinse; iyi ki hayal gücü ve empati duygusu diye bir şeyler var. Gerçi kitapta baş karakterle empati kurabilen bir kişi bile yoktu.
Kitabın içeriğinden de bir miktar bahsetmek gerekirse; bir sabah uyandığında kendini kocaman bir böceğe dönüşmüş bulan bir adamın, kardeşinin, anne ve babasının onun ölümüyle mutlu oluşu.. Bize benzemeyenden korkmamız ve bize benzemeyeni yok saymamız..
Kitabı okumadan anlamak zordur. Kafka okumaya Dönüşüm’den başlayabilirsiniz. Kafka bu kitabıyla nasıl bir mesaj vermek istedi, bunu bilemem. Fakat bizler nasıl böyle bir dönüşüm yaşadık, nasıl başkalaştık ve ne zaman başkalaştırmayı öğrendik? Düşünmemiz gerekiyor. Belki de toplum tarafından ötekileştirilip, bakıldığı halde görülmeyen insanlar kendilerini birer böcek gibi hissediyorlardır. Acaba ben, bir böcek miyim? Acaba sen, bir böcek misin?
Okuyacak olanlara şimdiden güzel ufuklar dilerim.

Ölü Ozanlar Derneği



Kim ne derse desin sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirecek güce sahiptir. “
  Bu kitabı tanıtırken Bir Robin WILLIAMS filminden bahsedeceğim desem yalan olmaz galiba. Önce kitabı yazılan bu eser daha sonra senaryolaştırılmış. Bendeki baskıda bu yüzden filmde oynayan kişiler kapağa konulmuş. Bir öğretmen olarak benim için güzel bir okuma serüveniydi. Günümüz eğitim sisteminin klişeleşmiş ve alışılagelmiş uygulamalarını eleştiren ve aslında eğitimin özgürlükle beraber anılması gerektiğini anladığım bir okuma gerçekleştirdim.
  Şimdi sizlerle altını çizdiğim ve bir kenara not aldığım bölümlerin derlemesini paylaşacağım:
-Anı yaşayın! Hayatlarınızı olağanüstü kılın. 
  Öteden beri bizlerin anlayamadığı ve vakitlerimizi israf ettiğimiz kısım işte bu cümleyle yüzümüze vurulmuş durumda. Kitapta Bay Keating’in öğrencilerine ilk dersinde söylediği cümledir bu. Ben de bazen çocuklarıma durup bu kırk dakikayı bir daha yaşayamacağız biliyorsunuz değil mi diyorum. Durup düşünüyorlar ve idrakine varıyor kimileri.
Başarının o yüce tanrısallığını kovalarken gençlik hayallerini heba etmedi mi?
  Hepimiz heba etmedik mi? Ediyoruz maalesef. Bu noktada belki de en normal çocukluk dönemi geçirenlerimiz başarıyı bir gün bile umursamadan çocukluğunu yaşayanlarımızdı. Biz onlara halk arasında tembel teneke derdik. Bu özgür tenekeler arka sıralarda ikamet ederlerdi genellikle.
Aşka teğet geçtiğine göre, trigonometriye girmiş sayılırsın. 
  İşte size ‘Hocam ne işimize yarayacak?’ sorusunun eğlenceli cevaplarından birisi. Kitapta cümleyi kuran öğretmen değil, bir öğrenciydi. Çünkü okullarına gelen bu ilginç edebiyat hocasını anlamaya başlamışlardı. Zaten okul dediğimiz şey hayatın içinden hayatı öğretmiyor muydu bize?
Tıp, hukuk, bankacılık; bunlar hayatı sürdürebilmek için gereklidir. Peki ya şiir, romantizm, aşk, güzellik? Bunlar ise uğruna hayatta kaldığımız şeylerdir!
  Kitabı birkaç cümleyle cümleyle özetleyecek olsaydım bu ikisini kullanırdım.
  Geriye kalan aşağıdaki cümlelerle alakalı yorumlamaları, alıntı ve değerlendirmeleri de sizlere bırakıyorum.
Zorlu oyun devam ediyor, belki sen de katılırsın bir dizeyle.
-Hakikat ayaklarımızı sürekli açıkta bırakan bir yorgan gibidir.
-Ben hep eğitimin kendi adımıza düşünmeyi öğrenmek olduğunu sanırdım.
-Müzmin bir ateist yetiştirmek istiyorsan ona katı bir din eğitimi ver.
  Son olarak söylemek isteğim şey şudur ki; bizler özgürlüğümüz elimizden alındığı anda birer intikamcıya, fırsat kollayan bencile ve birer köleye dönüşüyoruz. Bu noktada dikkat çekmek istediğim yer her şeyin rayına oturduğu o ilk yaşam zamanlarımız yani okul hayatımızdır. Umuyorum ki iyi bir öğretmene rastlar yolumuz daima. Ve okullar özgür bireylerin yetiştiği birer kale olur bir gün bu ülkede de.

Gevrek Gülüşler ve Beklenmemiş Ölüm Üzerine



Ecel dişleri arasında hücrelerine dek öğüttü seni,
Ağladın ama gözyaşı akıtamayacak kadar cesettin!
Sustun,
bağıra bağıra girdiği kara toprak insanların,
seni sadece sükût ettirdi cân,
sen yalnızca cam gibi parlayan bir göz olarak kaldın,
gözlerini kapattım!

Sıvadım sol elimle bembeyaz sakalların soğuktu işte.
Her vakit yanan, terleyen, üşüdükçe sobaya sokulan sen,
dışarıda unutulmuş siyah lastik ayakkabılara kar dolmuş gibi,
Soğuktun.
Sustum.

Ellerini en son kim öptü senin?
Yoktun,
kimdi üşümesin diye uyuyamadığımız.
Kimdi sesini hatırlamaya çabalarken bunca sessiz duran
tam 24 saat öylece susan kim-di ?
Beni soran,
Bana kızan,
Bana söylemeye utanan.

Girdim bembeyaz işte öylece seninle toprağa.
Ama susamadım.
Gülümsedin yine yavaşça.
Gevrek gevrek güldü cam gözlerin.
Hep yaş aktığından muhal parlıyorlardı değil mi?
Yine ağladın.
Ölürken yine o hayırsız mirasa.

Yine sessizce aynı onun gibi.
Gittin.
Sustun.
Dayanılacak gibi değil cân!
Tam 97 sefer sustun.
İyi ki cennet var cân,
Ben kalp atışlarını unuttum!


1 Ara 2019

Çöl, Harabe ve Göz




Ellerimde yıkılmayan saraylar var.
Ellerimde sessiz kelimeler!
Keşke bir şimşek kadar ölüme yakın ve güçlü olsaydım.
Tuhaf bir gece ve silik bir ızdırap.
Zamanım ve mekanım çaresizce bir köşede ağzındakini tükürüyor.
Hani nefesimiz gül kokacaktı?
Hani zehirle baş başayken zehirlenmeyecektik?
Zamanın ve mekanın derinlerine inerek süzdüğümüz o ince aşkın çılgınlığını, bir dumanın gölgesinde eskitmek yerine bir bahçe de tohum yerine ekecektik?
Müstesna gölgelerin boynunda büyümek varken kırılmaları, çürümeleri ve sabit durmanın ağrılarını hissettik omuzlarımızda.
Yavan duruyorsun hakikatin yanında. Mektupların yaldızsız ve prangalı.
Ben, sen, ben, sen, ipekler ve mühürler. Ben diyorum ben ve sen!
Ruhumun kanatları varsa şayet tükenen ferahlığımın yenilgisiyle kırılıyor her gün.
Ben diyorum. Ben ne zaman kaybettim kağıtların o renkli, o susuz ve o maziye dokunan küçük nakışlarını?
Bu gün ben, bir sağanak eşliğinde dökülmek istiyorum uçurumlardan!
Ben bir inancın kaybolma noktasında, istikbale yakınım zannederek korkulu bir esrara düştüm.
Ve bıraktım elimdekileri;
ELİMDEKİLER KANDI, YANDI VE BİR YAPRAK GİBİ RAM OLDU İMTİHANIMA!

Yasım, Bir Şeylerden Korkmamdır


1. Önerme
BALKONDA GEÇEN KORKU KONUŞMALARI.
2. Öyküleme
Karanlık Korkan ve Aydınlık Korkan balkonda kahve içmektedirler. Sigara yakan Aydınlık Korkan:
 – Sigaranın dumanının rengi olmasa aydınlık hiç çekilmez!
Cümlesini kurmasının ardından yaşananlar.
– Sigaranın dumanının rengi olmasa aydınlık hiç çekilmez! Dedi Aydınlık.
Karanlık ise:
— Bir gün başka renkte bir gece var olmaya başlarsa ve ben o gün kör olursam, lütfen beni öldür!
İllegal olmayan ancak fikirleriyle ayakkabı numaralarını değiştirebilecek kadar derin bir düşünce yapısına sahip olan bir aileydi. Soy isimleri hayatlarını etkileyen en nadide taştı. Korkak. Evet bütün aile bireylerinin ölümünün ardından onlara kalan birkaç şeyden birisi de soy isimleriydi. Birkaç ölümsüz yanları vardı. Korkmak gibi. Karanlık; bir bayram sabahı gibi bir yüze sahipti. Gecenin gelmemesi için her gün güneş ve ay ile konuşuyordu. Hiçbir işe yaramadığını anladığı vakit, can dostu ve tek arkadaşı olan kardeşi, Aydınlığın yanına sokulur ve sigara içişini izlerdi.
Aydınlık ise kalbi çok çizilmiş cızırtılı bir şarkıdan başka bir şey değildi. En büyük korkusu günün aydınlık olmasıydı.
— Keşke birkaç günüm hep karanlık olsaydı. Diyerek günün çoğunu nemli sigaralar eşliğinde balkonda geçirirdi. Saat 01.35 geçiyordu ve ben sizi bu iki dostkardeşin konuşmasına bırakıyordum. Nasıl mı? Başınızla ve baş başa!
— Acı bir kahkaha atar mısın?
— Attım!
— Duymadım. Pinokyo musun sen! Burnun yerine sigaran uzuyor her gün!
Aydınlık tebessüm ederek kardeşi Karanlığa:
— En acı kahkaha bende sessiz bir şekilde tezahür ediyor. Peki sen vicdanlı bakar mısın?
Karanlık, gözlerinin taşlarını fal yerine güneş gibi açtı.
— Oldu mu? Diye sordu.
— Olmadı. Ben güneşten nefret ederim. Onun karşısında bildiklerim, gördüklerimden korkuyor.
Aydınlık sigarasının son dumanını yeni bir sigara yakarak uzatmak istedi. Karanlık artık tahammül edemiyordu gecenin rengine. Kardeşine dönerek:
— Gece de bir tordu gibi yapışıp kaldım yanına. Beni aşağıya atar mısın? Dedi.
Aydınlık:
— Atarım. Ancak beni de aşağıya çekmelisin! Dedi. Karanlık kabul edercesine gözlerini parlattı. Aydınlık son nefesini sigara dumanı eşliğinde gerçekleştirdi ve kardeşi Karanlığı aşağıya attı. Arkasından bıraktıklarını toplayarak!