18 May 2020

OT


Ot biçmekten geliyorlar! Toprağı daha yakından görebilmek için,
Otlarla savaşmaktan.
Bir rüzgarın,
Sesini taklide çıkıyorlar. Başlar çevriliyor, Kaşlar kara. Islık çalıyorlar, Üflüyorlar, Rüzgar sanılıp başlar çevriliyor dağa.
Ot biçmekten geliyorlar! İplere sarılarak. Ot biçmekten geliyorlar! Toprak güneşe sarılıyor, Kavaklar unutuyor çocuklarını. Rüzgarı taklide çıkıyorlar, Çalıyorlar çocuklarını.
Ot biçmekten geliyorlar! Dönüp bakıyorlar toprağa. Ot biçmekten geliyorlar! Tozlanıyor botları. Çalışmak mı? yoksa,
Çalışmak mı? zor geliyor,
Bunu düşünüyorlar. Bütün bozkırların dillerinden düşen lakapları, Bütün lakapların bozkırlarından düşen insanları, Ve otları biçiyorlar topraktan. Ot biçmekten geliyorlar! Kavgalı.


12 May 2020

Yemekhane

Tuz yok,                                
Şeker yok,                            
Ekmek yok.

Sahanların köşesinde bir dolu yansımalar.  
Kurbanlar daha mideli yaklaşsınlar diyerek,
Bir girip, bir çıkıyorum suya.
İlk kaşıktan önce nefsi,
İlk dalıştan sonra düşünceliyim.

Ellerini toprağa sürenler ile,
Toprağı her an sürmek isteyenler aynı safta!
Ve bizler,
Hep birlikte, üçlü saf düzeninde, namaz kılmamak için toplanıyoruz!

Her hareketimiz bir emrin üzerine dizili.
Ve konuşmalarımız, intihar etmememiz üzerine.
Çok çalışıp, hür olmayan açlık içerisinde.
Yeni günün aydınlığından korkarken,
Hiçbir kaşığı azığını azaltmayanlar,
En kuduzi şekliyle bakıyorlar birbirine.

Belki sürgünler en olağan diyebileceğimiz şekliyle büyürken bu yerde,
Kirli bir tıkanıklık ile yoğuruyoruz sabahı.
Ya silahımızda kurşun olsaydı?
Çok daha kelimeli yaklaşırdık, bütün emirlere.
Belki.
Bütün eminlere.

10 May 2020

Bu Göçüş Nereye?(5) -SORU(N)LARIM VAR

Peki bileti ne zaman ve nereden almıştık?
Bize bileti satan mı teklif etmişti almamızı, yoksa bu seyahate karar veren biz miydik?
Biletler kaç para tuttu?
Yolun verdiği iç huzur ve menzile verdiğimiz değer bu parayı ediyor muydu?
Yola yalnız mı çıkmak gerekir, yoksa biri veya birilerini yanımızda götürebilir miyiz?
Yolda herhangi bir yere uğrayacak mıyız?
Geri dönme şansımız var mı?

Tüm bu ve bunun gibi soruların cevabını bulabilmemiz için tam 124.000 defa uyarıldık. Uyarının adı Tevrat, diğer adı Zebur, müjdesi İncil ve noktası ise Kuran-ı Kerim'di. Ve kapsamı herkesin anladığı dile göre mana buluyordu. Kimine fazlasıyla asabi, kimine hikayevari, kimine tehdit edici, bazılarımıza ise inşirah beyanı...

İnsan sayısı kadar yol olduğunu söylediğim zaman bana, öyleyse en başından beri anlattığın şey kendi yolunmuş. Konunun benimle hiçbir alakası yokmuş. Benim yolumu ancak ben anlayabilir ve anlatabilirim diyeceksin belki de. Ama sen benin ta kendisisin. Bunu sana hatırlatıp durmaktan yoruldum. Çünkü bir şekilde her insan kendini çok sevmekle beraber hiç sevmemekte. Tamam kabul bu çok şahsi bir yorum oldu. Bazılarımız sadece kendini sever, bazılarımızsa yalnızca ve yalnızca kendinden nefret eder. Senin ben oluşu kimi zaman ruhumu okşasa da çoğunca... Hüzün vericisin sevgili muhacir.

Yollarımız ayrı, tamam. Herkes kendi işine baksın. Peki ya öyleyse neden her birimiz ayrı ayrı dünyalara değil de tek bir dünyaya indirildik? Adem ve Havva'nın neden birbirinden ayrılıkları bize bir ceza gibi yansıyor peki? Yola yalnız mı çıkmalı sorusunu cevapladığımızı düşünüyorum.

Gelelim Arafat dağı meselesine. Bir ibadetin farzını düşün ki yapılması gereken yalnızca durmak, vakfetmek zamanını ve bedenini. İnsana garip ve de tefekkür edilesi geliyor doğrusu. Adem ve Havva'nın Arafat'ta bir araya geldiği rivayet olunur. Onun doğruluğu ve yanlışlığı bir yana, neden duruyoruz orada? Yolda daima gitmek varken duruş niçin?

Aslına bakarsan bizden beklenen hep duruş değil mi? Öyle ya da böyle bir yerde durmamız gerektiğini hissederiz. Doğru olan tarafın önünde siper olarak, hakkı yenenin yanında destek çıkarak, seccadenin üzerinde secde yaparak? Aslında yol gittikçe garipleşiyor. Evet, bir diğer soruna da cevap aldın işte. Yolda bir yerlerde duracak mıyız? Evet. Bizi yolda tutacak olan her mahallede durup nasibimizi alacağız o yerden.

Öte taraftan ha bire gözümü korkutan ve aslına bakarsanız vebalinden çekindiğim soruya geldi sıra: Bileti nereden ve nasıl ve niçin aldığımız sorusu. Bu sorunun benim dilimden değil de yolun sahibi tarafından cevaplanmış olduğunu belirtmek isterim. "kalubela!"

Geri dönme şansımıııızz? Yok. Zaten bilirsiniz, bizlerin icat ettiği yolcuklardan ziyade hayatta gerçekten var olan tüm yollar tek yöndür. Yürür gidersiniz. Geri dönmeyi düşünemeyecek ve yapamayacak olduğunuzu bilmeniz, yaş gününüzü kutlarken hissettiğiniz buruklukta gizli. Kutlamıyorsanız, yine kutlamama sebebinizde gizli.

Nihayetinde yolculuğun değerine paha biçmeye geldiyse mesele, canımızdır o. İşte senin yol için ödediğin ücret; alıp verdiğin her bir nefes.

Gerçek bir yolcu isen ondan da vazgeçeceksin yolun sonunda. Zaten bunun için seyahate başlamıştık. Dünyaya geldiğimiz vakit göçteydik zaten. Dünyaya adım atar atmaz muhacirdik. Hala öyleyiz.

Bu işin inceliği kalubela dediğimiz, hatrımızda mı değil mi? Muhacirliğimize aman ne harika yolcu desinler diye mi çıktık? Medine'ye varıp tebdili mekan gayesinde miyiz? Yoksa gerçek bir hakk yolculuğu mu bu?

Çok soru sordum. Çok zoru sormadım. Cevap ver. Neden dünyadasın, yürüyüşün nereye ve niye?


9 May 2020

Yorgun, Korku ve Korkuluk


Korkunun kupkuru kabuk bağlamış yüzüne karşı,
Yorgun bir gençlik bırakıyoruz.
Kızıyoruz.
Yorgun bir kabuk bırakıyoruz.

Yorgun bir kabuk bırakmak için,
Sürünüyoruz gençliğimize.
Bizler kısık ve yorgun gözlüler,
Korkuyoruz gözlerimizin
Korkunun yakıcı yorgunluğunu kabuklu bir muska olarak gördüğümüz zamanlarda
Halkın oruçlu ağzından dökülen,
Duyulgan sözleriyle koşuyoruz.

Ellerimizde yılların yağını ve pasını yoğuran yorgun nasırlar,
davranışlarda faşizmin fark edilmez güdüsü
Yıkılıyoruz!
Biliyoruz,
Bir manzaranın haliyle koşuyoruz halka.

Halkımız bütün rütbelere karşı oruç dolu
Halkımız yorgunluğumuza karşı kurşun gibi...
Halkımız toprağa sokulan,
Halkımız yorgun.

Soğukluğun ve yorgunlukla titreyen korkunun
Hani, bir sesin resmini hayal etmek gibi dediğimiz,
Ve sürünerek toprakla seviştiğimiz anlarda
Kabuğunu paslı çakılarımızla parçalıyoruz.

95. gün
95. muska
95. korku
95. yorgunluk
Çaremiz yok.

Gençliğimiz yorgun ve korkulu
Gençliğimiz dudak ısırtan
Yorgunluk ve korku
Ve evet korkuluk...


6 May 2020

Bu Göçüş Nereye? (4) - DOLAMBAÇ

Yüklerden bir bir arınmaya başlıyoruz. Madem yol bize taşlarla zorluklar çıkartacak, öyleyse biz de ona heybemizi döke döke gidelim. Yollar çile çekmek içindir üstelik. Yolcular gibi.

Seferiliğin bile bunca kolaylığını sunuyorsa Yaratıcımız, bir çilesi olmalı ve yolun sonunda varacağımız hakikate değmeli. Zaten o hakikate neler feda edilmez ki Allah aşkına? Hakikatler bedel isterler. Haydi başlayalım ödemeye çünkü peşinin altından kalkamayacağımız kadar çok takside ihtiyaç duyacağız.

Evet bankalardan büyükçe bir farkla faizi yerine faidesi bol bir taksitlendirme işlemine başlayabiliriz.

İlkin ne demiştik? Dünyanın nesi gibi kokuyorsan onu bul ve kendine fısılda. İkinci ödememiz gereken miktar ise ziyadesiyle heybeyi hafifletecek muhacir kardeşim. Bu ikinci ödeme seni öyle memnun edecek ki, kendi verdikçe malı artan bir zengin gibi hissedeceksin. Ne mi peki o? Vakte değer verip içi boşaltılmış tüm anların balonlarını patlatmak. Boşluğu dolduran ve fakat kendisi aslında bir boşluktan ibaret olan o tüm dünyevi uğraşlardan vazgeçiş.. Heybenin sırf bu yükün ağırlığından seni gerisin geriye çektiğini ne zaman farkedeceksin. Sen yürümeye çalıştıkça bir saat, iki saat, belki de üç saat daha geç kalıyorsun menzile.

Mesela ikindi menzilini düşün, menzile ezanla giriyor ve yola revan oluyorsun. Ama boş vakit kurtları kemirmeye başlayınca kollarını, orada yalancı saatler peyda olunca, kendi kendine şöyle deyip duruyorsun "Daha var, daha vakit var, daha güneş tepede..." Bakmışsın ki rıza nimetini ıskalamış sadece mağfiret menzilinden medet umar olmuşsun. Hakikatin rızasını almak varken kurtlar sana hata yap ve af dile diye akıl vermişler.

Bu sofradan kalkmalısın. Kurtlar seni yiyecekler muhacir kardeşim. Kurtlar zamanını heybene birer malayani iş olarak doldurup doldurup seni yolda koyacaklar.

Hakk yola girdik ya ne önemi var zamanın, ha bugün ha yarın varmışız, der gibisin. Olur mu öyle şey, ya sen ey muhacir! Sen varana dek ensar ölürse? O zaman varmanın ne manası kalacak, öte yandan neye varacaksın ona yetişemedikten kelli? Unutma bu bir ucu diğerinden farklı olan doğru parçası değil. Bu bir çember. Döndükçe kendini bulacaksın. Buldukça arayışa devam edeceksin.

Hakikat, sonsuzluk yolunun çemberidir. Bu çemberi ya as boynuna, ya dola başına...


Bu Bir Putluktur

Namluların o metalden kokusunda,
Kirinde, yağında ve en nizami görünüşünde buldum doğruluğu.
Emredin!
Emredersiniz!

Beni
Bu yazık yüzü, yaralıyı.
Sol parmağında taşıdığı yüzüğü, aşkı
Korkusundan yıprattığı sakallarının görüntüsüyle doldurdu namlusunu,
Oysa paslıydı.
Oysa habire uykuya savaş açtığı
Bir uyanıp,
Bir uykuya daldığı anlarda,
Bir gerçeğin düştüğünü gördüm, yüzüstü.
Düşmek endişe ile durulu.
Emredin!
Emredersiniz!

Fikirlerimizin daima noksan sayıldığı,
Bu parçalı, bu bölük pörçük zamanlarımın
(dedi!) diye ölüme nizami yürüdüğüm emirlerden kızardı yüzüm.
Ben bir korku bıraktım çekişmeyle dolu.
Bir bıkmışlık, çoğunlukla.
Bedenim hangi evde?
Ruhumun hangi bende ve bedende olduğunu,
Esas duruşumla kavradım.

Anladım ki,
Bu çağın putları, kölelerdir.
Ve yeni bir anlamı doldurur içine, köle.
bir köle çoğunlukla kelime kullanmaz!
Emredin!
Nokta.
Emredersiniz!
Nokta değil.


4 May 2020

Bu Göçüş Nereye? (3) - HEYBENİ BOŞALT!

Yollar.. Yollar ki bitmek tükenmek bilmeyen imtihanlara gebe. Sağımızda güneşli bir deniz kıyısı dururken, solumuzda yemyeşil bir ağaç şöleni bizi karşılasın isteriz. Dünyadan geçişimiz manzaralı olsun dileriz. Fakat ne diyordu şair? Cennet ucuz değil.

Tabi bu dünyada yürüdüğü asfalt kaplı şeyleri ve birer birer tırmandığı başarı merdivenlerini yol sayanlar için sayısız cennet aksi var suyun üzerinde. Büyük bir kısmı sularla kaplı insan evladının, yine büyük bir kısmı sularla kaplı bu kürede gördüğü seraplar birer yalancı cennet, evet öyle. Aksini iddia ediyorlar. Oysa bu cennetin tam da aksi.

Kelime oyunları yapmaya bayılıyorum. Benim de yürüyelim dediğimiz bu hakikat yolculuğunda insan kokan yanlarımdan biri işte. Sizin nasıl kokular geliyor kendi ruhunuzdan burnunuza ve asıl duyu organınız olan yüreğinize? Siz bu alemin neyi veya neleri gibi kokuyorsunuz? Durun söylemeyin bize. Ama kendinize bu sorunun cevabını verdiniz bile.

Çoğunca atalet kokuyoruz belli ki, üşendi kiminiz bunca yazıyı okumaya. Çağımız hız çağı. Ama sapmayalım asıl meselemizden, biz bu yolu uçakla geçmeyeceğimizden sindire sindire devam edelim muhacirliğimize.

Yolda bir takım taşlar göreceğiz. Bunlar Taif'in taşlarına benzemiyorlar ama Mina'da iblise atılanlar kadar da bizden tarafa olmadıkları kesin. Çünkü ayaklarımıza batıyor ve bizi yıldırmanın bin türlü oyununu kuruyorlar. Kimi zaman beş taş olarak vakti çalmanın, beş vakitte yapılacak başka ruhi yolculuklarımızın biletini ezmenin oyunu, bıkmıyorlar, bıkmıyorlar. Günde beş kez gelip, her gelişte bir koca taş atıyorlar şakaklarımıza. Ve bizler de birer Habil olup yıkılıyoruz yere. Uyanana değin başka bir vakit girdi diye sesleniyor imam efendi.

Ahh imam efendi! Bu yolda bizim ardımızı toplayan ve habire elindeki megafonla bize "Arkada kalmayıın!" ihtarını eden adam. Sabah dörtte bile tüm yolcuların kulağına eğilip 'yürü' dediğini her duyuşumuzda, -siz hiç uyumuyor musunuz efendim- diyesi... Ama bilirsiniz imam öncüdür ve uyuyamaz.

Muhacir de uyuyamaz çünkü arkasından gelen amca oğlu onun yolunun yol olmadığını düşünmekte ve dişlerini bilemektedir kendi kanına. Ne diyordum? Taşlar.. Onları alıp atmak bir dert, görmezden gelmek bir başka dert. Üzerine basmamak adına her daim teyakkuzda olsak iyi olacak.

Şimdi söyle bana; senin taşların neler? Senin burnuna gelen kötü kokun hangi bozuk yemeğin malülü? Sen bu dünyadan neyi gerçek sanıp da bu yola çıkarken heybene attın? Hem de hepimizden saklı yaptın bunu. Heybeni aç ve bize orada hakikatten başka bir şeyin hamallığını yapmadığını ispatla. Biz derken elalemden bahsettiğimi sanma. Unuttun mu biz; muhacir ben ve ensar ben. Benden bana zarar verecek bütün benleri sil at sevgili ben. Yol uzun, yükümü kolayla, haydi!




3 May 2020

Bu Göçüş Nereye? (2) - HİCRET

Göçüş başlasın. Arkamızda bıraktıklarımıza, dünya ve içindeki bütün geçici metalara, arzu ve heveslerimize dönüp bir kez daha bakmayacak kadar vazgeçiyorsak onlardan ve yürüyorsak seçtiğimiz ve seçildiğimiz bu yola doğru artık kelimenin okunuşunu ve yüreğe dokunuşunu değiştirelim. Ona göç demeyi bırakıp "HİCRET" deyip devam edelim yürüyüşe. 

Size trajikomik bir haberim var öte yandan. Bu yürüyüşün Mekke'den Habeş diyarına kadar uzanan yayan yoldan daha kısa olduğunu ve daha kolay geçeceğini bilmelisiniz. Bu yolun yine Mekke'den Taif'e uzanan bir aylık yolculuktan da daha kısa bir seyahat olduğunu bir kenara yazalım. Bu seyahatlerden birinde arkanızda sizi öldürmek isteyenlerin olmadığını, diğerinde ise yanınıza sadece Zeyd'i almadığınızı, alaya alınıp taşa tutulmayacağınızı,  sürecin sonunda arkanızdan sizi yalanlayan bir grup adamın sizi teslim almak üzere gelmeyeceklerini biliyorsunuz. Şimdi rahat bir nefes alabilirsiniz.

Demeyi çok isterdim. Ama hepsi birer algı yanıltmasıydı. Ne yani ben işkencelerden kurtulmak ve yolda olmaya devam etmek gayesiyle Habeş diyarına göçenler kadar ne çile çekebilirim ki, dediğinizi duyar gibiyim. Fakat bu soruya bir cevap vermeyeceğim. Çünkü seçtiğimiz bu yolda rekabet yok. Rehavet de yok. Bu yolda daha az yürüyene bakıp, kendinizi cennete pazarlayamazsınız. Bu yolda daha çok yürüyene bakıp ibret almanız ise pekala mümkündür.

Olabildiğince arı bir dille ifade etmeye çalışıyorum ki, yolda çekilecek çilelerin bizlere ötelerde merhem olacağını kavrayabilelim. Taif'te atılan taşların yardığı tenleri iyileştiren tıbbi müdahaleler miydi sanıyorsunuz? Bu yolun yalnızca anlam arayışına cevap verdiğini ve ruhu iyileştirdiğini düşünüyorsanız, kansere yakalanınca Allah'a dua etmekten vazgeçin haydi.

Yolda yürüme konusuna geri dönecek olursak, yürüyene ve vardığı yerde onu kucaklayacak olan kollara birer ad vermek yerinde olacaktır. Şimdilik biz onlara, naçizane benzetme metoduyla muhacir ve ensar diyeceğiz. İçimizin iki yolcusu. Dünyasever bir ben'den hicret etmek dileyen muhacir beni, yolun sonunda tüm benliğimle kucaklayacak olan ensar ben.. İşte benim beriki ve öteki yüzüm.

Tüm bunların dışında ya göç etmek istemiyorsam diye soranlar olacak. Onları konumuzun dışında tuttuğumuzu yola HİCRET derken çoktan ifade edemedik mi? Hala anlamadılar mı? Anlamasınlar...


Devamı yarın.....


Bu Göçüş Nereye?

Göç etmenin kıymetini anlamam lazım. Bunun için ne yapmam gerektiğini fehmetmenin tek bir yolu var. O da yolun ta kendisi. Bu soruyu kendime sormuş ve “Şimdi ne yapacağım, ne yapmam gerekiyor, şu yaşa geldim ve ne yaptım?” demişsem, yola girmişimdir. Tam isabet! Burada göç tabirini kullanıyor olmamın özel bir nedeni var. Bu yola girecek ve arkamı dönüp gideceksem bir başka ben’e doğru, arkamdakilere dönüp bakmamam gerekecek. Göçmem ve beni yoldan alıkoyan her şeyden geçmem gerekecek. Meşhur yar ve ser meselesi anlayacağınız. Bırakın her şeyi. Geride kalsınlar. Siz aslında yollar içinde gerçekliği gün gibi meydanda olan tek yola giriyorsunuz. Kaybedecek neyim var diye sormayın kendinize, Ebu Zerr gibi davranın ve “Benim üstüme ne var?” diye sorun. Ve lütfen yola girmiş gibi davranmayı bırakın. Çünkü bu, yola girmekle aynı şey değil.

Yol nedir?

Yol felsefe değildir. Yol siyaset değildir. Yol zanaat değildir. Bu yol riyaset değildir. Yol ziyafet değildir. Yol sefalet de değildir. Ve yol en büyük ruhi hastalığımız olan atalet de değildir. Bu yol dostum, girmeyi ve düşünmeyi bilene hakikattir!

Neden göç?

Çünkü bu söz, öteden beri emredilmiş bir Rasûl sözüdür. Kimimiz içimizin Habeşistan’ına, kimimiz Yesrib’ine ve kimimiz de sırf öldüğümüz yerin bir nişane kılınması gayesiyle Eyyub Ensari tavrıyla İstanbul’a göçeriz. Fakat göçmemiz gerektiğini anladığımız an, gönlümüzdeki Bekke vadisinin cahilliğimizle dolup taştığı an olmak zorunda değildir. Eğer sonuna dek zorlayacaksa nefsimiz cehaleti, ve biz dünyevi zevklerin zirvesine çıkmadan inmeyeceksek Yusuf’un kuyusuna, öyleyse devam edelim Hicret’imize ‘göç’ demeye.


Arkası yarın..

2 May 2020

Gece ve Saygısızlık


Ekmeğe ve hamura tahammülü olmayan gençleri gördüğüm zaman, bir günün başka bir günden gözlen ve fikren farklılaşmayacağını düşünürüm. Öyle bir düşün, genzine vururum ki kelimeleri, hiç bir tohumun evladı anlayamaz beni. Ben ki acemi oğlanlar ocağının bir pare saf kılıcı, biraz alın teri ve belki de ölüme en meyillisi. 

Ancak kapıların ha bire açılıp aslında gözümüz için duyar kasan ışığın varlığından umut bulmak yerine bilmediğimiz ancak bizi kendine çeken bir krize koşarız. Şimdi bu oğlanların, kılıçların ve krizin birliğinde sesleniyorum; ciddiyet gittikçe budaklanıyor içimde. Biraz gece ve çoğunlukla saygı bekliyorum. Beklediğim şeylerin görüntüsü ve sesi öyle bir şekle bürünüyor ki gürültüden ve yamukluktan başka hiçbir şey göremiyorum. Ayağa kalkıyorum ve öyle bir yağmurla bağırıyorum ki göğe bütün kelimeler sessizliği temsil ediyor. Ve ben bir insanın hizasında delirircesine bir çizgiye bakarak sessizce "ne kadar tezat, inkarlar ve insanlar var " diyorum. 

Şimdi erkeklerin yanında erkekliği, gürültünün yanında gürültüyü ve düşüncenin yanında deliliği savunuyorum. Bir şeyler anlaşıldı mı? Ya da bir şeylerin anlaşılması gerekli mi? Umursamıyorum!