İSLAM DÜŞÜNCESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSLAM DÜŞÜNCESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Oca 2020

Susmak: Kale mi, Harabe mi?


Farklı tanımları yapılmıştır susmanın. Fakat gerçek manada susmak nedir? Kabullenmek midir? Tasdik etmek midir? Yoksa insanın zayıflığının bir göstergesi mi?

Bu soruların hepsi, aslına bakarsanız birer doğru cevaptır. Nihayetinde her insan farklı farklı sebeplerden dolayı susmayı tercih eder. Mesela Peygamber Efendimiz'in sustuğu durumlar onayladıklarıdır. Öte yandan sıradan bir insan, kendisinden daha sıradan bir durumu görüp izler ve susar, ki bulunduğu seviyeden aşağıya doğru çekilmesin şahsiyeti. Bir diğeri başka bir amaçla susar, susar çünkü korkutur onu kuracağı cümlelerin getirileri. Dolayısıyla kendi sesinden, başkalarının seslenişlerinden ve kelimelerden kaçar.

Son iki cümlede bahsedilen susmuş insanların her ikisinin de bilgi sahibi oluşlarına karşılık sustuklarına şahit oldunuz. Peki ya bilmediği için susmak zorunda kalanlar? Galiba en dürüst kesimi bu arkadaşlar temsil ediyor. Bir pazarlıkları, çekinceleri veya mağrurlukları yok onların. Susar ve dinlerler insanları. Öylesi en güvenli liman diye düşünerek...

Şimdi bir yerde bilgisizliği övmüş göründüm size. Her şeyi yarım yamalak bilmeye yeğlesem de bilgisizliği, kimselere emsal gösteremem elbette. Fakat günde iki kere doğruyu gösteren saattir onlar ve bu yüzden atıp tutmanın revaçta olduğu zamanlarda bilgisizliğinin bilgisine sahip olanları kutlarım. 

Susmak, aslında ne kadar dikkate şayan bir davranışıdır insanoğlunun. İnsan konuşmaya değmediği, konuşmayı sevmediği, konuşmayı beceremediği ve konuşmaya hacet bırakılmayan her ortamda susandır. Susmak aslına bakarsanız insanın bir çeşit tanımıdır. Olgun mudur bir ademoğlu,  mağrur mudur, mütevazı mıdır, gailesiz midir, yoksa dilsiz midir anlarız suskunluğundan. En fazla süreyle ve belki de konuşmamak üzere susmuşsa anlarız diri midir, ölü müdür...

Susmak bir ilaçsa şayet hastalığı iyi eden, dozu ne kadardır? Bir kutu susmak'ı kaç ömürde bir içmeli, kaç yudumda bitirmeliyim?

Nerede, nasıl ve niye susulduğunu iyi bilmeliyim. Suskunluğun aldığı ve verdiği her şeyi iyi hesap etmeli ve israfsız kelimelerimle, insaflı cümleler kurmalıyım. Ha bir yandan da, konuşurken sesimin duyulduğundan, susuşumun hangi kelimeleri haykırdığından, kelimelerimin birer sessiz harf olarak algılanmadığından emin olmalıyım. 

Ama nasıl?

11 Ara 2019

Kulun Falsosu, Falsoya Kulluk -3


-Aşağılık kompleksiniz mi var?
-Alzheimer rahatsızlığı ne zaman baş gösterdi?
-Afedersiniz, tam olarak utandığınız şeyi söyleyebilir misiniz? Ondan da utanıyorsunuz. HA, tamam.

İstediğim sorudan başlıyorum hocam. Zaten sorular da benim cevaplar da, kime ne? 

Bugün yazmak eyleminin başına biraz öfkeli oturdum. Sizinle paylaşacağım tüm cümleler, benim için birer terapi olacak belki de. 

Bir insanın ya da topyekûn insanlığın geçmişinden utanmasının tek gerekçesi, geçmişte utanç verici işler yapmış olmasındandır diye düşünürüz hepimiz. Hatta ve hatta çocuk ve kadına yönelik tacizlerin, insanların birbirlerine karşı uyguladıkları şiddetin faillerinin çocukluk devirlerinde kötü bir hayat yaşadıkları filan çıkar ortaya. Hasılı, bir katilin dahi yapıp ettiklerinde bir geçmiş zaman utancı arar buluruz.

Peki nereye varacak tüm bu okuduklarınız? Yukarıda yazmış olduğum üç sorunun cevabına varacak elbette. İlk soru bireyden topluma insanımızın belki de çoğunluğunun ortak derdi. O meşhur lafları hatırlayın; türk malı, bir türk ancak bunu yapar,  ne bekliyorsun ki zaten başka, bizim millet aptal aptal... Ve daha niceleri. Beni bu noktada şaşkınlığa düşüren kocaman bir çelişki var: Asırlar boyunca kurulmuş onca devleti yâd etmek şöyle dursun, yok sayıp yalnız ve sadece Türkiye Cumhuriyeti ile barışık duran ve her fırsatta bunu dile getiren memleket sevdalıları, öte yandan niçin bu küllerinden doğmuş devletin evlatları olduktan sonra böyle bir aşağılık kompleksine girdiler? Yoksa kendi milletini ve farkında olmaksızın kendi kendini aşağılayan insanlar yalnızca Osmanlı Devleti'nin masada kaybettiği antlaşmalardan ibaret bir tarih mi bellediler öğrenci sıralarında otururlarken?

Kafamdaki bu deli, zırdeli sorularla bütün gün sözcükler cımbızladım insan muhabbetlerinden, attım heybeme. Heybeme 'kompleksin yazgısı' adını veriyorum. İşte bir önceki paragraf bu heybenin artığı.

Peki ya unutkanlık ve ya ne idüğü belirsiz utanma durumları? Bu bir hastalık orası doğru. Doğru teşhis evet eminim, hastayız kendimize bulaştıra bulaştıra. Öksürdükçe kendi tarihimizin karalanmış sayfalarını kusuyoruz kan yerine. 

Ne oluyor yahu? Bu utanç, kendi milletimize attığımız bunca iftira niçin? Herkesin birbirini ve tanımadığı yüzlerce insanı aşağılayıp durduğu bir ülkede, eğitimli ve eğitimci olmaya ne gerek var öyleyse? 

Bizatihi gözlerimle ve kulaklarımla şahitlik ettiğim şeydir bu: öğrenciden öğretmene, dolmuş şoföründen market çalışanına... Herkesin dilinde aynı kelimeler. Kendinden ve devletinden beklentisi kalmamış, yapıp ettiği onca güzel işi, atalarının ortaya koyduğu onca destanı unutmuş, aptallaşmakla, çok uyumakla, sersemlikle övünen onca genç. Gayesiz ve utanç dolu.

Önce bize bunu bir söyleyin. Neden, niçin ve neye yarayacak şekilde utanıyorsunuz? Neye dayanarak kendi milletinizi, devlet başkanına varıncaya kadar aşağılıyorsunuz? Kimi ve neyi örnek almamızı yeğlerdiniz? Ve siz, tüm bu aptalca yaşantının içerisinde kim olarak ve dahi neye yarayarak yaşıyorsunuz bu hayatı? 

Siz peki, sizin bu dünyaya bir faydanız var mı?

2 Ara 2019

Mevlid


Sesini duysam şimdi, sanki kime ait olduğunu hissedemeyecek kadar sağır etmişim kendimi. Senin kim olduğunu, kendimin kim olduğunu anlatmaktan çok daha berilerde tuttuğum zamanlara kör etmişim gözlerimi. Evet, besbelli seni; küçükken gittiğimiz cami altı Kur’an kursunda bırakmışım gibi. Seni sevmeyi dünyayı sevmekten ötelere ertelemişim gibi. Seni taklit etmenin doğruluğu ve yanlışlığı toplantılarımızın gündemine oturup dururken her sezon, ben ‘sence ibadetleri’ yoğunlukla terk etmişim gibi. Terk edilmişim gibi.
Fıtratımdan kendimi koparıp kanaya kanaya atmışım gibi. Kendimi dünyaya satmışım gibi. Adından başka her kelimeyi cümlelerime katmışım gibi.
Sesini duysam şimdi, sanki bir atar damarım kesilmiş olduğu halde yeniden hayata tutunmuş kadar sevmişim seni. Hangi atardamar senin dünyaya sunduğun o eşsiz nefes kadar elzem olabilir ki zaten?
O ilk çocukluk zamanlarım, tarihi bir kahraman olarak seni; beni ve dedelerimi kurtaran bir savaşçı sandığım zamanlar… Yanlış ve sanmaklı bilgilerle dolu oluşuna karşın, ziyadesiyle küçük kalbimin dışına taşıra taşıra sevmiştim seni.
Seni sevmeyi imanın bir şartı olarak benimsediğim, sözlerini ezberlemeyi Besmele ile işe başlamak kadar ruhuma nakş ettiğim zamanlar… Gerçekten ne kadar çok sevmiştim seni. Gerçekten ne kadar çok sevmişim seni.
Ne oldu bana? Ben kendimi sana vermiş ve sonra kendimi ve bu sebeple de seni nerede ve nasıl kaybetmişim?

Kulun Falsosu, Falsoya Kulluk -2



Bugün kulluktan bahsetmek, kılıktan kıyafetten bahsetmekten çok daha yakışıksız duruyor hayatımızda. Falsolu kulların kendilerini Allah’ın kulluğuna layık göremediği bir mutevazilikle; aman sakın ha kulluktan bahsedip incitmeyelim dini diyaneti, dediğimiz yok tabi. Bizim kulluktan bahsetmeme sebebimiz, kulluğun ne olduğunu unutmaya başlamamızdan kaynaklanıyor ve bu kaynak maalesef fışkırmıyor gözünden. Kurudukça kuruyor. Ruhlarımız kulluk testisinden içmediğinden kelli, çatlıyor dudak dudak. Testinin çamurdan var edildiğini unutalı çok olmuş gibi.. Toprak testiyle değil de plastik sürahiyle boy ölçüşür olmuşuz.
Falsoya kulluk ediyoruz farkında olmaksızın. Dönüşler, çarklar ve insana uymayan -insanlığa sığmayan- davranışlar gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Bizler tüm bu falsoları sahiplerinin hoşuna gidecek şekilde karşılıyoruz. Paylaşıyor ve hatta çoğu zaman yanlış kaleye sallıyoruz.
Böylesine soyut anlatıma ne hacet? Böyle düşündüğünü duyar gibiyim. Belki de benim de kulluk ettiğim falsolar, sessiz kaldığım çarklar bulunuyor. Belki ben de korkuyorum kendimin özgün oluşundan.
Yine de yazmaya devam edeceğim. Çünkü falsolar artık 3. bir şahıs değil, kendimiz tarafından bize sallanmaya başlandı. Ve insan kendi saldırısına karşı bir refleks geliştiremeyecek kadar zayıfladı bugün. Zayıflatıldı diyerek işin içinden çıkan falsolu kullar var. İşin içinden çıkmak bir çözüm değil. Çözüm bu işi içimizden çıkarmakta.
Çark etmeyi, ortamın havasıyla demlenmeyi, ruhumuzun mefhumlarını deli saçması addetmekle övünmeyi, başkalarını günah keçisi kılarak avunmayı ve başkasını suçlayıp kendimizi savunmayı bırakacağız bir kenara. Yalnızca ve bir tek kendimize dürüst olacağız. Böylesi kimseyi kandıramamayı sağlamaya yetiyor zaten.
Dürüst kalamadık madem, yine bir falsoyla kendi kendimize döndüreceğiz kendimizi. Ve ona dürüst ol, diyeceğiz. Sadece dürüst ol.

Kulun Falsosu, Falsoya Kulluk


Kendinden emin ve falsosuz yaptığı tek iş; dünyaya geliş anı gibi görünüyor falsolu kulun. Bundan hariç ne kadar yüklemi inşa ettiyse hayatına; hepsi üzerinde gezdiği gezegene özenircesine dönüp duruyor. Basbaya satıyor onu, sokak ağzıyla her eylemi.
     Bir eylem, sahibi olan insanı nasıl yalancı çıkarır ve satar? Eylemleri yerine getiren adam, bunu bir türlü kavrayamayacak. Çünkü kendine karşı dürüst olmayışı insanlara gösterdiği davranışları da sahteleştiriyor. Zaten insan yalnızca kendine dürüst olmakla, kendini alemin gözünde iyi bir insan konumuna kolaylıkla yükseltir. Fakat bu falsolu kul, yani yukarıda bahsi geçen kul, insanların gözlerindeki yüksekliğinden korkuyor. Basbaya değer görme ve insanlar tarafından sayılma korkusu var. Çünkü bir kez ayaklardan başa çıkar da, birilerinin gözünde değerlenirse; altın gibi sadece kâr amacıyla yanına sokululan biri olacağım zannına kapılıyor. Bir yerde haklı, falsolu malsolu ama; haklı. Hacca gidip gelen birinin, bir an evvel ölsem hazır durulmuşken diye düşünmesi gibi sanırım.
     Falsolu kullar, iyidir. Bazı ufak çarkları, yanlış kavşaklardan dönüşleri olsa da; Allah’tan korkarlar. İnsanlardan da korkarlar gerçi zaman zaman. Ama bu korkuları çark ettirirken, Allah’tan korkuşları bir şeyleri fark ettirir.
     Falsolu kullar, at gözlüklü ve dümdüz kullara nispetle daha ziyade dost olarak seçilebilirler. En azında farklı yollar görürsünüz birlikte seyahat ederken onlarla. At gözlüklüler sizi yontar. Falsolular çok yanıltır. Çok bildiklerinden…